
28 Nisan 2011 Perşembe
Mim'ini yirim sana bir şey olmasın

En sevdiğin üç görsel:
1- Deniz ve Dağ ile ilgili tüm manzaralar...
2- Değer verdiğim, sevdiğim insanların, mutlu anları, gülüşleri ve gözlerinde bulunan parıltı.
3- Daha önce görmediğim yerler, mesela bir otobüs camından yolu seyretmek, şehirleri, insanları...
En sevdiğin üç ses :
1- Kuş sesleri...
2- Yağmurun sesi.
3- Sevdiğim insanın sesi :)
En sevdiğin üç tat:
1- Çikolata
2- Çay-kahve
3- Makarna
En sevdiğin üç koku:
1- Yağmur sonrası toprak kokusu
2- Fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu
3- Fesleğen
En sevdiğin üç his:
1- Sevgi
2- Huzur
3- Özgürlük (+ olacak ama; Heyecan)
Mim'lediklerim ise;
Witchie Of Stars
ve
Lazanya
26 Nisan 2011 Salı
Değişim...

İşim başımdan nasıl aşkın, bir bilseniz... Beni tanıyan bilir, mesai saatleri içerisinde bırakın bloglamayı, twitleyemem bile. "Ee peki bu ne?" diyenlerinize ise; değişim! Diyorum...
Sıkıldım be ahali, dertlerden, tasalardan, profesyonel olmayan iş ortamında "profesyonel" olmaya çalışmaktan. Uzun mesai saatlerinden, nefessiz koşturmalarımdan. Hayat bir rutine bağladı ve beni de önüne kattı götürüyor bir yere doğru. İzin verdim şuan kendime biraz. Bir kaç haftadır zaten hayli karışık kafam. Bir o kadar bıkkın ama yine bir o kadar da kıpır kıpır içim. Diyorum ya bir garibim. Bahardan diyeceğim ama, mevsimin adı bahar. Donuyoruz yoksa! Bildiğin kış anasını satayım...
Yarın yurt dışından misafir ağırlayacağız, yoğun bir tempo ve hazırlamam gereken, sunum, katalog, numune vs. işler var... Ama saldım kendimi, biraz twit biraz blog olayına gireyim dedim. Kafam patlamak üzere çünkü.
Mesela blogger temamdan ve twitter temamdan da sıkıldım, topyekün bir değişikliğe gitmek istiyorum. Hatta kendi domainim bile var ama hala elim uzanıpta uğraşamadığım için blogger adresini kullanıyorum.
Daha bir çok şeye el atmam gerekiyor hayatımda, ancak vaktim çok kısıtlı, bana gün içerisinde çok az bir zaman dilimi kalıyor. Kalan zaman dilimini de daha değerli yada öncelikli konulara ayırmak zorunda kalıyoru... Haa bazen tembellik de etmiyor değilim... Hatta sanırım şu sıralar çok fazlaca!
Yazının belli bir konsepti yok, bir yere varmasıda gerekmiyor sayın okuyucu. Hala nereye bağlanacak bu yazı diye merak ediyorsan boşuna. Bu kadar...
Dağılabilirsiniz şimdilik :)
4 Mart 2011 Cuma
Hayat...

Merhabalar!
Uzun zaman oldu, bir kez daha! En son 09 Aralık 2010 Perşembe günü yazmışım, ondan önce de 27 Haziran günü... Evet yoğun bir insanım ben, hayatım sandığınızdan daha yoğun ve karmaşık, bana gün içerisinde rahat rahat yazmama olanak sağlamayacak kadar yoğun... Ve bir o kadar da dertli! Şuan saat 01:45, yorgun ve rahatsızım; nasıl yazayım, nereden başlayayım hiç bilmiyorum. Biraz karışık olacağı kesin. Çünkü çok doluyum be hayat!
Twitter hesabıma ortalama olarak hergün yazıyorum. Yoğun ve zamansız hayatımda mikro blog olayı kurtarıcım oluyor... 140 karakter sadece, kısa ve öz... Ama twitter hesabıma bile 15 gündür yazamıyormuşum. Şuan baktım da...
15 gündür tek kelime yazamayışım ve ondan önce ki 1 aylık sürecin sebebi basit... Acı, keder, mutsuzluk ve kader...
Geçtiğimiz yaz ailem trafik kazası geçirip ciddi bir şekil de yaranlanmıştı * * (Nasıl bir ruh hali ile yazmışsam artık o yazıları!). -Ki bu yaralar hala devam etmekte... Ve ben şuan annemin kaderini paylaşıyorum resmen. 15 gündür yokum çünkü; ben de trafik kazası geçirdim! 18 Şubat Perşembe günü, öğleden sonra, iş yeri için bir toplantı/görüşmeye gidiyordum, aracımı parkettim ve caddeden karşıya geçmem gerekiyordu. Ben tam karşıya geçerken (dikkatli ve kontrollü bir biçimde!) acil ilaç taşıyan medikal bir kurye ortalama büyüklükte ki motoru ile, ama son sürat bana çarptı! Soğuk asfalt zemine çarptığımda hareketsizdim, gözlerim kararmış ve sesler derinden geliyordu... Ambulanstaydım şimdi, trafik kazası geçirdiğim ve hareket etmemem söyleniyordu -ki zaten hareket etmem imkansızdı; hem çok sıkı, her yerimden bağlanmıştım, hemde boyunluk vardı... Başım, sol kolum ve belim de ise müthiş bir acı ve ağrı... Zorunlu olarak bir kaç gün hastane de kaldım... Ki ilk defa kalıyorum, hastaneye bile ziyaret için zor girerim, sevmem... Dayanamadım ve bir kaç gün sonra zorla, imza karşılığı çıktım, aslında; resmen kaçtım! Çünkü ortam ve odamda kalan diğer hastalar ağırdı, dayanamadım... Aslında 1-2 hafta arasında kalmam gerekiyordu. Evde dinlenmeye devam ettim... Ama acılarım dinmedi, çevrem kontrole git diye baskı kurdu... Haklılardı, hareket etmekte zorlanıyor ve sürekli yatıyordum. Güçlü görünmeye, acı çektiğimi belli etmemeye çalışıyordum ama nafileydi, anlaşılıyordu... Geçtiğimiz gün (Çarşamba) kontrole götürüldüm zorla! Bin bir türlü acı çekerek... Ve belimde ufak bir kırık olduğunu öğrendim kontrol sonucu! Ne tesadüf... Tıpkı annem gibi. Senaryo yazsan bu kadar olmaz, tıpa tıp aynı! Hala yatıyorum, evdeyim. 15 gündür yatmak haricinde herşeyden uzağım, çünkü gerçekten iyi değilim, zor kalkıyorum yattğım yerden ve zor hareket ediyorum. Yine de kalkıyorum ama çok şükür, kendi işimi kendim görebiliyorum. Canım acısada "iyiyim, merak etmeyin beni lütfen" diyorum... Çünkü ben böyleyim; güçlüyüm, sanırım... Çevremde bulunan insanları ve ailemi üzemem, beni düşünüp bana üzülmelerini istemem.
Peki bu 15 günden önce ki halin mi diyorsunuz? Peki... Ocak ayında babaannemi kaybettim. Çok sevdiğim insanı. Yatalak bir durumdaydı ve bizde kalıyordu, biz bakıyorduk uzun süredir. Biraz da kardeşinde kalayım dedi babama, gitti bizden uzun bir sürenin ardından... Bizden gittiğinin hemen ertesi günü "vefat" ettiğini öğrendik. Uykusunda... Çok sevmiştim onu, ama gerekli ilgiyi ve alakayı gösteremedim sanırsam :(. Üzgünüm be. Üzgünüm babaanne! Affet beni...
Yazın ailem trafik kazası geçirdi, takla attı. İzleri hala sürüyor, annem bir türlü iyileşemedi, omiriliği kaynamadı. Ekonomik olarak bittik, bittim... Herşeyim gitti. İcralığım hala... Babaannem gitti, yok artık :(. Hemen ardına ben kaza geçirdim... Hayat! İşte burada sana sorum; ne istiyorsun benden yada ne söylemeye çalışıyorsun!? Derdin ne, ne alıp veremediğin var benimle! Bunların hemen öncesinde aylarca(!) haftada 7 gün, günde 15-16 saat çalıştım... Uzun bir süre hayatım zindan oldu bana, hemen ardına kaza, kaza ile birlikte tekrardan yoğun çalışma ve hiç bir şey kazanamama! Elime para geçmemesi tüm emeklerime karşın... Hemen ardına babaannem ve yine hemen ardına ben! Nedir derdin be hayat benimle!? İyi insan olmaya çalıştım, toplumun ve inandığım değerlerin bana öğrettiği şekilde yaşadım...
Biliyorum bir sınav bu diyeceksiniz; ama neden bu kadar ağır? Ve yine biliyorum; Allah (c.c.) kaldıramayacağı yükü kuluna vermezmiş... Çok ezildim ama, çok hırpalandım, kendimi toplayamadım, toplamama izin ve soluk verilmedi... Çok ağır geldi be :( ... Özledim ben eski mutlu günlerimi, standart hayatımı... Mutlu olmasada olur, nötr olsun... Yeter ki acı dolu olmasın...
Burası sanal dünya, çoğu zaman; kimse kimsenin umurunda değil... Çıkarlarının peşinde. Kimi ünlü olmaya çalışır, kimi kitap yazmaya... Kısa cümleler kurup kısa kısa yazıyorum siz anlayın! Ama benim için durum farklı, ben farklıyım! Şuan yada bir zamanlar iletişimde bulunduğum herkes aklımda ve benim umurumda, benim basit çıkarlarım yok burada... Sadece ben, duygularım ve yazdıklarım var oldukları gibi... Tek bir cümle dahi konuştuğum insanı unutmadım, vefasız gözükmek istemem uzun süredir gözükmediğim için. Hepiniz aklımdasınız. Çünkü görüyorum ki uzun süredir yokum diye bazı arkadaşlar beni listelerinden silmiler, yine de canınız sağolsun... Müsait değildim, kusura bakmayın, sohbet edemedik, iki laf konuşamadık veya ilgilenemedim sizinle... Ama bu "sizi" umursamadığımı göstermez, en önemli yerdesiniz; aklımda!
Hoş, gerçi iş çevrem, sosyal çevrem ve arkadaş çevrem hayli kalabalık... Ama yine de siz de bilirsiniz; kalabalık arasında "yalnızlık" çekmenin nasıl bir şey olduğunu... Çaresiz de değilim yani, kalabalık bir çevrem var... Ama ben yine de; siz olmasanızda, ben olurum! Demiyorum... Biliyorum ki gerçek hayatım kadar sanal da olan hayatım da benim için önemli. Beni "ben" yapan her şey, konuştuğum yada "merhaba" dediğim her insan... Çünkü bizi "biz" yapan şey bu! İsminizi ve daha bir çok gerçeklerinizi bilmesemde... Siz de benim "gerçeklerimi" bilmesenizde, önemli olan "paylaşılanlar"... Her nasıl olursa olsun... Benim "değerlerim" var ve onlarla yaşıyorum. Bunları niye yazdım biliyorum, ama sanırım açıklayamam...
Gerçekte ismini bilmediğim insan, twitter'da lafladım insan, msn de sohbet ettiğim... Facebook sayfamda paylaşımlarda bulunduğum insan! Sana sesleniyorum! Hayat güzel ve yaşamaya değer; olayı ajite etmiyorum, inan buna! Nasıl düşünürsen düşün, yine de benim için önemlisin...
Daha bir çok şey var aslında; irili ufaklı... Ama yazmaya ne gücüm var nede halim... Yorgunum vesselam. Bir o kadar da dolu. Ama yazamıyorum...
Bir şarkı sözü ile veda edeyim en iyisi şimdilik;
"Ne garip şey şu mutluluk, gitti mi gider... Çağırsan gelmez, gelse de kalmaz!"
Uzun zaman oldu, bir kez daha! En son 09 Aralık 2010 Perşembe günü yazmışım, ondan önce de 27 Haziran günü... Evet yoğun bir insanım ben, hayatım sandığınızdan daha yoğun ve karmaşık, bana gün içerisinde rahat rahat yazmama olanak sağlamayacak kadar yoğun... Ve bir o kadar da dertli! Şuan saat 01:45, yorgun ve rahatsızım; nasıl yazayım, nereden başlayayım hiç bilmiyorum. Biraz karışık olacağı kesin. Çünkü çok doluyum be hayat!
Twitter hesabıma ortalama olarak hergün yazıyorum. Yoğun ve zamansız hayatımda mikro blog olayı kurtarıcım oluyor... 140 karakter sadece, kısa ve öz... Ama twitter hesabıma bile 15 gündür yazamıyormuşum. Şuan baktım da...
15 gündür tek kelime yazamayışım ve ondan önce ki 1 aylık sürecin sebebi basit... Acı, keder, mutsuzluk ve kader...
Geçtiğimiz yaz ailem trafik kazası geçirip ciddi bir şekil de yaranlanmıştı * * (Nasıl bir ruh hali ile yazmışsam artık o yazıları!). -Ki bu yaralar hala devam etmekte... Ve ben şuan annemin kaderini paylaşıyorum resmen. 15 gündür yokum çünkü; ben de trafik kazası geçirdim! 18 Şubat Perşembe günü, öğleden sonra, iş yeri için bir toplantı/görüşmeye gidiyordum, aracımı parkettim ve caddeden karşıya geçmem gerekiyordu. Ben tam karşıya geçerken (dikkatli ve kontrollü bir biçimde!) acil ilaç taşıyan medikal bir kurye ortalama büyüklükte ki motoru ile, ama son sürat bana çarptı! Soğuk asfalt zemine çarptığımda hareketsizdim, gözlerim kararmış ve sesler derinden geliyordu... Ambulanstaydım şimdi, trafik kazası geçirdiğim ve hareket etmemem söyleniyordu -ki zaten hareket etmem imkansızdı; hem çok sıkı, her yerimden bağlanmıştım, hemde boyunluk vardı... Başım, sol kolum ve belim de ise müthiş bir acı ve ağrı... Zorunlu olarak bir kaç gün hastane de kaldım... Ki ilk defa kalıyorum, hastaneye bile ziyaret için zor girerim, sevmem... Dayanamadım ve bir kaç gün sonra zorla, imza karşılığı çıktım, aslında; resmen kaçtım! Çünkü ortam ve odamda kalan diğer hastalar ağırdı, dayanamadım... Aslında 1-2 hafta arasında kalmam gerekiyordu. Evde dinlenmeye devam ettim... Ama acılarım dinmedi, çevrem kontrole git diye baskı kurdu... Haklılardı, hareket etmekte zorlanıyor ve sürekli yatıyordum. Güçlü görünmeye, acı çektiğimi belli etmemeye çalışıyordum ama nafileydi, anlaşılıyordu... Geçtiğimiz gün (Çarşamba) kontrole götürüldüm zorla! Bin bir türlü acı çekerek... Ve belimde ufak bir kırık olduğunu öğrendim kontrol sonucu! Ne tesadüf... Tıpkı annem gibi. Senaryo yazsan bu kadar olmaz, tıpa tıp aynı! Hala yatıyorum, evdeyim. 15 gündür yatmak haricinde herşeyden uzağım, çünkü gerçekten iyi değilim, zor kalkıyorum yattğım yerden ve zor hareket ediyorum. Yine de kalkıyorum ama çok şükür, kendi işimi kendim görebiliyorum. Canım acısada "iyiyim, merak etmeyin beni lütfen" diyorum... Çünkü ben böyleyim; güçlüyüm, sanırım... Çevremde bulunan insanları ve ailemi üzemem, beni düşünüp bana üzülmelerini istemem.
Peki bu 15 günden önce ki halin mi diyorsunuz? Peki... Ocak ayında babaannemi kaybettim. Çok sevdiğim insanı. Yatalak bir durumdaydı ve bizde kalıyordu, biz bakıyorduk uzun süredir. Biraz da kardeşinde kalayım dedi babama, gitti bizden uzun bir sürenin ardından... Bizden gittiğinin hemen ertesi günü "vefat" ettiğini öğrendik. Uykusunda... Çok sevmiştim onu, ama gerekli ilgiyi ve alakayı gösteremedim sanırsam :(. Üzgünüm be. Üzgünüm babaanne! Affet beni...
Yazın ailem trafik kazası geçirdi, takla attı. İzleri hala sürüyor, annem bir türlü iyileşemedi, omiriliği kaynamadı. Ekonomik olarak bittik, bittim... Herşeyim gitti. İcralığım hala... Babaannem gitti, yok artık :(. Hemen ardına ben kaza geçirdim... Hayat! İşte burada sana sorum; ne istiyorsun benden yada ne söylemeye çalışıyorsun!? Derdin ne, ne alıp veremediğin var benimle! Bunların hemen öncesinde aylarca(!) haftada 7 gün, günde 15-16 saat çalıştım... Uzun bir süre hayatım zindan oldu bana, hemen ardına kaza, kaza ile birlikte tekrardan yoğun çalışma ve hiç bir şey kazanamama! Elime para geçmemesi tüm emeklerime karşın... Hemen ardına babaannem ve yine hemen ardına ben! Nedir derdin be hayat benimle!? İyi insan olmaya çalıştım, toplumun ve inandığım değerlerin bana öğrettiği şekilde yaşadım...
Biliyorum bir sınav bu diyeceksiniz; ama neden bu kadar ağır? Ve yine biliyorum; Allah (c.c.) kaldıramayacağı yükü kuluna vermezmiş... Çok ezildim ama, çok hırpalandım, kendimi toplayamadım, toplamama izin ve soluk verilmedi... Çok ağır geldi be :( ... Özledim ben eski mutlu günlerimi, standart hayatımı... Mutlu olmasada olur, nötr olsun... Yeter ki acı dolu olmasın...
Burası sanal dünya, çoğu zaman; kimse kimsenin umurunda değil... Çıkarlarının peşinde. Kimi ünlü olmaya çalışır, kimi kitap yazmaya... Kısa cümleler kurup kısa kısa yazıyorum siz anlayın! Ama benim için durum farklı, ben farklıyım! Şuan yada bir zamanlar iletişimde bulunduğum herkes aklımda ve benim umurumda, benim basit çıkarlarım yok burada... Sadece ben, duygularım ve yazdıklarım var oldukları gibi... Tek bir cümle dahi konuştuğum insanı unutmadım, vefasız gözükmek istemem uzun süredir gözükmediğim için. Hepiniz aklımdasınız. Çünkü görüyorum ki uzun süredir yokum diye bazı arkadaşlar beni listelerinden silmiler, yine de canınız sağolsun... Müsait değildim, kusura bakmayın, sohbet edemedik, iki laf konuşamadık veya ilgilenemedim sizinle... Ama bu "sizi" umursamadığımı göstermez, en önemli yerdesiniz; aklımda!
Hoş, gerçi iş çevrem, sosyal çevrem ve arkadaş çevrem hayli kalabalık... Ama yine de siz de bilirsiniz; kalabalık arasında "yalnızlık" çekmenin nasıl bir şey olduğunu... Çaresiz de değilim yani, kalabalık bir çevrem var... Ama ben yine de; siz olmasanızda, ben olurum! Demiyorum... Biliyorum ki gerçek hayatım kadar sanal da olan hayatım da benim için önemli. Beni "ben" yapan her şey, konuştuğum yada "merhaba" dediğim her insan... Çünkü bizi "biz" yapan şey bu! İsminizi ve daha bir çok gerçeklerinizi bilmesemde... Siz de benim "gerçeklerimi" bilmesenizde, önemli olan "paylaşılanlar"... Her nasıl olursa olsun... Benim "değerlerim" var ve onlarla yaşıyorum. Bunları niye yazdım biliyorum, ama sanırım açıklayamam...
Gerçekte ismini bilmediğim insan, twitter'da lafladım insan, msn de sohbet ettiğim... Facebook sayfamda paylaşımlarda bulunduğum insan! Sana sesleniyorum! Hayat güzel ve yaşamaya değer; olayı ajite etmiyorum, inan buna! Nasıl düşünürsen düşün, yine de benim için önemlisin...
Daha bir çok şey var aslında; irili ufaklı... Ama yazmaya ne gücüm var nede halim... Yorgunum vesselam. Bir o kadar da dolu. Ama yazamıyorum...
Bir şarkı sözü ile veda edeyim en iyisi şimdilik;
"Ne garip şey şu mutluluk, gitti mi gider... Çağırsan gelmez, gelse de kalmaz!"
Not1: Saat şuan 02:55
Not2: Yazmadan önce neler neler düşünmüştüm, ama ne kadarını yazabildim... Yazamıyormuş insan; herşeyi!
Not3: Sürç-i lisan ettiysem affola...
Etiketler:
acilar,
dusunduklerim,
hayat akıp giderken,
hayat zor
9 Aralık 2010 Perşembe
Hayat akıp giderken...
Uzun zaman oldu, biliyorum... 27 Haziran gününden bugüne hiç bir şey yazmamışım/yazamamışım. 6 ay olmuş yani şöyle -böyle... Zaten yazdığım o son yazıdan bugüne kadar olan süre, hayatımın en yoğun zamanı herhalde. Bu yüzdendir yazamamam, çok istememe rağmen. Burada geçirdiğim kısa süre boyunca, tek bir kelime bile konuştuğum insanları unutmadım -ve açıkcasıda özledim. Öyle olduğunu düşünmesenizde, aslında hep aklımdaydınız. Vefalı bir insanımdır, kolay kolay unutmam ben. Sadece uzaklaşabilirim zaman zaman, ama hep aklımdadır.Görüşmeyeli, görüşemeyeli nasılsınız? Umarım iyi değil, çok iyisinizdir! Hatta süpersinizdir... Öyle değilseniz bile en azından gönlümden geçen bu...
Bu kadar geçen süre de; "ne yaptın, ne ettin, neler oldu?" diye sorularınız varsa eğer, elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.
Malum yazdan kısa bir süre önce ailemin geçirdiği kaza, tüm yazıma mal oldu. Bir de üstelik, durmak üzere olan işlerimizin "patlamaya" başladığı dönemdi. Aylardır yaptığımız özenli çalışmalar sonucunu vermiş, bize iş olarak dönmeye başlamıştı. Zaten işlerimiz açılmasaydı, iflasın eşiğine dayanan firmamızın sonu olacaktı. Hoş hala riskli evreleri ve dönemleri atlatabilmiş değiliz. Hala artçı şoklar devam ediyor. Dağ gibi olan borçları ödemek kolay olmayacaktı zaten, bir de üstüne işler açılınca, kaynak ve hammadde ihtiyacı, nakit alım yapmaya zorlanmamız; hem geçmişe yönelik borçları öderken birde nakit finansmanı sağlamamız epey zor oldu -ve hala da epey zor oluyor. Her gün ipten dönüyoruz resmen... Hergün yeni bir avukat ve haciz, her gün yeni bir savuşturma, inanması zor geliyor ama hergün de sıyrılıyoruz işin içinden, hem de kıtı kıtına... Gün geliyor koca firma için mesele olmayan "bin tl" için az daha hacize uğrayacak yada yasal işlem yapılacak iken, son saniye bir eft günümüzü kurtarıyor.
Yaklaşık 6 aydır, her gün mesaideyiz. Sabah 08:30 iş başı yapıyor ve gece 22:00 ile 01:00 arası değişen saatlerde mesaimizi bitiriyoruz. Üstelik her Cumartesi günü çalışıyor ve ay da en az 2-3 pazar günü de çalışıyoruz. Hani nefes alacak zaman yok derler ya; hah! İşte tam o haldeyiz. Firma da çalışan herkes resmen insan üstü performans sergiliyor, sergileyemeyenler ise zaten işten ayrılıyor... Senelik izinler zaten şuanlık kullandırılmıyor, öyle günlük mazaretli izinler ise hak getire. Cidden muazzam bir performans ile çalışıyoruz. Kaldı ki 2009 yılına göre kadromuz ciddi durumda zayıflamış halde, nerede ise yarı yarıya... Ve biz geçen yıla oranla resmi rakam ve istatistiklere göre 4.5-5 katı iş yapıyoruz... Geçen senenin 5 katı iş, ama yarısı kadar kadro! Varın hesabı siz yapın, varın üzerimize düşen yükü siz hesaplayın. Zaten yaklaşık 1 yıldır, çalışma sistemimiz "dava" üzerine kurulu, -ki herkes bu davaya inanmış durumda. Tabiki de para ve geçimleri için çalışıyor herkes, ama bir çoğumuz "para" olgusunu geçip, onur-gurur-söz sistemi üzerine dava temeline yayılmış durumdayız. Çünkü yaşananları ve firmamıza (bize...) yaşatılanları çok iyi biliyoruz, anlıyoruz. Bunun içindir ki hala düzenli bir getiri alamasak da (hatta eksik...) yine de çalışmaya devam ediyor ve mücadeleyi bırakmıyoruz. Resmen bizim için kutsal dava oldu.
Kişisel borçlarım ise konu ile paralel, malum olunduğu üzere. Şuan itibari ile tüm hesaplarım bloklanmış durumda, bugün yeni gelmiş bir avukat gönderisi ise şuan karşımda duruyor... Bilmem kaçıncı... Telefonum ise kesikti, daha bir kaç saat önce açtırabildim. Kıtı kıtına ve çok zor idare ediyorum açıkcası. Sosyal hayat, kişisel zevk ve hobilerim doğrultusunda yaptığım harcamalar ise, koca bir sıfır! Hoş zaten özel hayat diye bir şeyim kalmış ise...
Şu sıralar çok garip bir "hal" içerisindeyim. Tüm hayatımı "iş" kaplamış bir halde, maddi sıkıntılarla boğulan ben, artık hayal bile kuramıyorum. Cidden bazen kendimi robot gibi hissediyor ve hiç bir şeyden zevk alamıyorum. Günün 24 saat olduğunu düşündüğümüzde, bunun çok ciddi bir kısmı iş için kayboluyor. Yaklaşık yol süresini de düştüğümüz de gün içerisinde bana 5-8 saat kalıyor, ister dinlen, duş al, yemek ye, tv izle-internete gir veya arkadaşlarınla buluş, artık hangisini yapabilirsen... Açıkcası 6 aydır sadece ortalama olarak; duş alıyor, yiyorum ve uyuyorum (daha doğrusu çabalıyorum...). Çünkü gerçekten vaktim yetmiyor.
Aşk mı!? Sizce vaktim var mı? Evet doğru cevap. Herşeyi düşünmekten kendimi düşünemez hala geldim. Açıkcası bende ki "aşk" tanımı da başka. Sınırsız, gerçek ve derinlemesine hani. Öyle yüzeysel şeyler sanırım bana göre değil. Olmadı da hiç bir zaman. Oldu mu gerçekten aşk olacak, sadece adı "aşk" değil... Bu yüzden gün içerisinde bana vakit yetmez iken başkasına nasıl vakit ayırırım. Nasıl bir insana yarım yamalak bir "aşk" yaşatırım? Nasıl bir insanın duyguları ile oynarım? Oynayamam! Yapmam bunu, üzemem ben bir insanı, aşkcık yaşatamam, aşk yaşatmalıyım çünkü! Doğru insan olmalıyım, o -da doğru insan olmalı. Kısacası yok hayatımda kimse, bunun da eksikliği bükmüyor değil boynumu. Belki bir kadının varlığı sırtım da; bir çok şeyi "basit" kılabilirdi. Şu durumda olduğundan, daha "güzel" olabilirdi herşey... Ama sanırım şu sıralar ilgilenemediğim için olmaması gerekiyor belki de, hayatın hepimiz için bir planı vardır muhakkak... Belki şu sıralar sırası değildir sadece.
Daha bir sürü şey var bu yazamadığım süre içerisinde. Çok yakın bir akrabamın geçirdiği kaza, günlerce yoğun bakım. Aile de yaşanan problemler. Sosyal ve arkadaş çevresinde ki maddi ve manevi sıkıntılar, gerilimler ve kopmalar. Değişen çevre... Ama yazamıyorum, denesem de yazamam sanki şuan itibari ile.
Oysa ki bakıldığında ne hayallerim vardı. Hatalı bir karar sonucu (çok pişman olduğum, hala acısını çektiğim) bıraktığım üniversite öğrenim hayatımdan bugüne. İdeallerim vardı, bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünüyordum. Hayallerim vardı, gerçekleştiremeyeceğimi bilsemde. Kafam da yahut kağıtlarımda yazılı fikir-proje ve eskizlerim vardı. Neredeyse hiç birini gerçekleştiremedim, gerçekleştirtmediler... Dünyaya, yaşadığımız bu yer yüzüne yapmak istediğim katkılar vardı, bırakmak istediğim izler. Başaramasamda yüsek ideallere sahiptim. İnsanlık için çalışan bir adamdım ben, hayallerim vurulmadan önce... Yazması kolay gelse de, bu söylediklerimin her birinde ciddiyim ben, hem de yürekten. Kaldı ki hala içimde izleri vardır bunların. Şu iş hayatımda bile geçer bu konular. "Bırak bu idealist ayakları, düşünceleri", "Boşver onu bunu, katkıyı, önemli olan getiri sağlamalıyız", "Nedir bu kapitalizm ve emperyalizm ile alıp veremediğin, sen boşver düşünmeyi! Sen işine bak!" Çok duydum bunları... Ama çevreme bakınca gördüğüm duyarsızlıktan ve mekaniklikten o kadar nefret ettim ki! Düşünün ki yazın bangır bangır bağıran insanlar gördüm "kapınıza bir kap suyu da 'onlar' için koyun"... Bu insanları takip ettim, en ufak bir şey yapmadılar, profillerinde bu yazıyı paylaşıp, sözde destek verdiklerini sanmaları haricinde... Bense gittim su değil, yiyecek bir şey ve süt alıp koydum, ama profillerimin hiç birinde bu yazıyı paylaşmadım. Eylemi gerçekleştirmiş olmama rağmen bile. Hiç bir şeyi hafife almadım, hiç bir düşüncemi ve bu dünyaya katkı sağlayacak en ufak bir şeyi bile. Söz konusu hayvanları yazın sıcağından korumak olsa bile! En ufak bir örnekti bu sadece, konu ile yazdıklarım ile bir alakası gözükmüyor gibi dursada...
Hertürlü konuya ilgi ve alaka duydum, hala da duyuyorum. Boş vaktim olunca ben face'e değil wikipedia'ya bakıyorum mesela. Bir şeyler daha öğrenmek istiyorum, bilmek. Gökyüzünü merak ediyorum mesela; süpernovaları... Neden enerjilerinin bittiğini merak ediyorum, nasıl olduğunu. Bazen ise uranyumu, nasıl enerji elde edilir diye. Kimi zaman ise yağmur ormanları'nda yeni keşif edilen türleri. Kimi zaman superego ve id'yi merak ediyor ve ilgili yazıları okuyorum. Haa bu demek değil ki ben de hayatımı yaşamıyorum, ben de boş vakitlerim de mizah sitelerine ve face'e - twitter'a zaman ayırmıyorum. Tabiki de ayırıyorum, ama gerektiği süre kadar! Tüm zamanımı öldürmüyorum.
Mesela ben arkadaşlarımı, dostlarımı önemsiyorum. Maddi yahut manevi tüm ihtiyaçları ile ilgilenmeye çalışıyorum. Önemsiyorum onları, çünkü hayatıma girmiş durumdalar, nasıl görmezden gelebilirim ki!? Bazıları beni kimi zaman önemsemesede ben "kin" gütmüyor, ateşe -ateş ile karşılık vermiyor ve üstüme düşeni yine de yapıyorum. Çünkü herkes kendinden ve yaptıklarından sorumludur, "o böyle yaptı", "şu şöyle yaptı" demektense; "sen üstüne düşeni yap" diyorum ben!
Arkadaşlar, dostlar ve insan diyince... Mesela burası! Zor bir dönemimde yazmaya başladığım ve tanıdığım dünya. Bir çok "süper" insan tanıdım, sanal da olsa, monitörümüzün dışına taşamasada. Hoş gerçi kimi ile tanıştım, kimi ile telefon da görüştüm. Sohbetler ettim, fikirler okudum ve paylaştım, yeri geldi tartıştım. Twitter ve blogger derken; herşeye rağmen çok güzeldi. Hatta eski günleri özlediğimi söyleyebilirim. Tavşan vardı mesela (davşan!), kedi hele (bitli şey!), kirazem vardı, zeyno vardı duyguları ile, leb vardı mesela zilli ( :D), tutsi vardı, cadı vardı gururumuz, semptoms derinliği ile, syrna (pembiş), lazanyam mesela... [Daha şuan yazamadığım isimler, lütfen kusuruma bakmayın. Özür dilerim peşinen.] Süper günlerdi, yeni insanlar tanımak, yeni fikirler paylaşmak, sohbet etmek, yersizce gülmek, hatta belki hüzünlenmek ve dertlerine ortak olmak. Uuzun süredir burada olamasamda, sizlerle ilgilenemesemde aklımdasınız, hiç unutmadım...
Hiç bir insanı "hor" görmedim, herkesi dinledim, anlatacakları olduğu için. Herkese özen gösterdim, ilgilendim. Hak etsinler yada etmesinler. Çünkü bu benimle ilgili. Ben böyleyim. İnsanları kıramam ben, üzemem... Eğer bunu yapıyorsam da gerçekten de bilincinde değilimdir. Kötü bir insan da olamam ben, iyi bir insan olmak istiyorum çünkü. Haa bu iyi birisi olduğum anlamınıda taşımıyor zaten. Çünkü kendimi o şekilde görmüyorum zaten. Sadece mücadelem bu yönde, "iyi" insan olmakta. Mesela; yalan söyleyerek bir ürünü satman gerekiyor (pazarlama gerekliliği ve dinamiği, işin gerekliliği ve kırılamaz [gözüken] düzen...) -ve sen bunu yapıyorsun, istemeyerek de olsa. Çünkü üsten baskı, alttan baskı, getiri sağlaman gerekliliği, dünya ticari düzeni... Sonuç olarak satış gerçekleşiyor ve ekibinde bulunan insan "süper hallettin, şahsen hayran kaldım... başardık!" diyince ben kendimi kötü hissediyorum. Çünkü pembe de olsa yalan söyledik! Anlatıyorum bunu, kendimi kötü hissettiğimi, böyle "iyi insan" olunamayacağını... Fırça yiyorum, hangi satış dürüst ki? Dünya düzeni bu! Sen ne yapabilirsin ki, bunu herkes ve her firma yapıyor! Diyorlar... İyi ama "biz" yapmaya biliriz, hı!? Saçmaladığım düşünülüyor, ama ben yine de "iyi insan" olmaktan uzaklaştığımı hissediyorum... O yüzden diyorum ya "iyi insan" olmaya çalışıyorum! Ama görüldüğü üzere bu "iyi insan" olduğum manasını taşımıyor. Çünkü olan bir şeyi değiştiremiyor ve müdahale edemiyorum. Sistem bu!
Saat şuan 02:27 ve ben 07:00 de kalkıp işe gideceğim -ki daha bir kaç saat önce işten geldim. O yüzden; daha çok fazla şey yazmak isterdim, ama elimde değil! Üzgünüm... "Bu yazdıklarında ne böyle, konudan konuya..." derseniz eğer, affedin beni, karışık ve dağınık olduğunun; konudan konuya atladığının farkındayım. Bu seferlik böyle olsun "içinden geçenleri" yazmış olayım... Kusur işledim ise de affedin beni. Hepinizi tüm içtenliğimle söylemem gerekiyorsa, çok seviyorum! Anlaşılması zor bir insanım belki, biliyorum... Ama beni "anlamaya" çalıştığınız için çok teşekkür ederim.
Konu başlığının ve sözlerinin alakası doğrultusunda paylaşmak isterim;
Kıraç - Oysa Bir Umuttu
Şimdilik; hoşçakalın!
Not1: Yazım ve klavye hatalarım olabilir, lütfen görmezden gelin ve affedin beni.
Not2: Umarım bir daha bu kadar uzak kalmam... Tekrardan yazmaya çalışacağım.
Not3: Unutmadım sizleri, unutmazsınız umarım beni...
Not4: Şarkı sizlere bonus hediyem olsun :), konu başlığıyla ve sözleri ile olan alakam neticesinde paylaşmak istedim.
Not5: Takip listemde bulunan, bugüne kadar (son 6 aydır...) gerekli ilgi ve alakayı gösteremedim, yazılarına yorum ile katkıda bulunamadığım tüm arkadaşlarımdan özür dilerim!
Etiketler:
arkadaşlar,
blogger,
can sıkıntısı,
dostlar,
facebook,
hayat akıp giderken,
içinden geçenler,
iş,
kaza,
maddi,
manevi,
twitter
27 Haziran 2010 Pazar
Lazanya'nın Mim'i!
Lazanya dişicanı bir mim başlatmış efenim ve elim sende demiştir bana! Tamam diyip işe koyulayım dedim. 7 soru dan oluşuyor mim ve bunları cevaplıyorum, bende 5 kişiyi mimliyorum, mim lediğim vatandaşlar da yazısının başında mim lendikleri blog adresini belirtiyorlar, yani benim. Böyle beni mim lemişler, bende sizi mim lemiş oluyorum. Mim leşip gidiyoruz işte =) ... Başlayalım!1. Hangi işleri yarım bırakırsın yada bıraktığın neler var?
Genellikle başladığımişi bitiririm. Yarım bırakmam, bırakıcaksam ve bunu anladıysam da o işe başlamam. Prensip meselesi...
2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Yakın zaman da "ölüm" manasın da kaybettiğim biri yok çok şükür. Yakın zaman da ise "kaybetmek" manasın da ise; sevgilimi kaybettim...
3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Özellikle bir yemek yok, ama gereğinden fazla yağlı yemekleri hem sevmiyorum, hemde midem için pek iyi olmuyor.
4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Var.
5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Simpsons, jetgiller, taş devri, he-man, road runner ve red kit...
6. Blogger'a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Şubat ayında kayıt oldum. Kendim vesile oldum çünkü zaten biliyordum Blogger'ı. Zaten hali hazırda Wordpress blog yazarıyım, Blogger'ı kurulduğu hatta Google satın almadığı günlerden beri biliyordum, ama ben wp ciydim. Bir gün işte kafam atınca diğer blog yada forumlar da yazmayı bıraktım ve blogger da yeni bir başlangıç yaptım.
7. Çok paran oldu neler yaparsın?
Borçlarımı kapatırım ilk baş. Aileme veririm kendilerine ev yada ihtiyaçları her ne ise onu almaları için. Kendime bir ev alırım. Param olduğun da yardımcı olmayı istediğim insanlar vardı çevrem de, onlara yardımcı olurum. Geri kalan parayı ise saklar (banka vs...) işme gücüme yani çalışmama bakarım. Çünkü işkolik sıfatına uycak bir insanım, çalışmazsam erir giderim herhal de =)
Mim lediğim 5 kişi; (alfabetik sıra)
agdabandi
ikikisilikmonolog
kalbimdensizanlar
leb_demeden
witchie of stars
21 Haziran 2010 Pazartesi
Aksiyon Baba!
Aksiyonsuz günüm yada haftam geçmiyor, geçemiyor! Yok yani bunu istediğimden filan değil, istemediğim anlarda da hayli aksiyonlar ve atraksiyonlar başımdan geçiyor. Hiperaktif, burnunu her işe sokan biri de değilim...Ama birazcık mistik bir düşünce ile yaklaşırsak konuya; hayatın benimle alıp veremediği var!İngiliz bir müşterimiz vardı geçen yazılarım da bahsettiğim. Adam Türkiye'ye ilk defa geldi ama ne biçim ön yargılarla. Geçtiğimiz Cuma günü vatanına geri döndü. Ama ne dönmek, resmen duygu fırtınası yaşandı, adam şirkette ki herkesle feci bağlar kurdu. Resmen ayrılmak istemedi, hatta ev bile almayı düşünüyor buradan, var gerisi sen düşün. Ne ön yargı kaldı ne bir şey, açıkca "Çok yanılmışım, hem de çok!" diyebildi...Cennet bir ülke de yaşadığımızı bir kez daha anladım, -ki zaten biliyordum.
Lanet olasıca sigortadan hala ne bir para nede yeni bir araba alamadım. Aradım geçen gün bir boşlukta "Konu üstün de çalışıyoruz, muhtemelen aracınız Pert. Bilgi vericeğiz yakın da" dendi ve üzerine 4-5 gün geçti...Hala bekliyorum! Alooo elinizi çabuk tutun biraz! Ödemeleri çabuk çabuk istiyorsunuz, vermesini de bilin!
Elim de olmadan son günler de insanları kırıyorum galiba...Galiba diyorum çünkü sorduğum her insan "Yok yaaee kırılmadım" diyor. Ama kırılıyorlar biliyorum! Bunun en basit örneğini acı bir şekil de bir arkadaşım yüzüme vurdu "Sen eskiden bu kadar asabi ve çabuk parlayan biri değildin? Feci düşünceli, naif, hareket etmeden önce 3 kere düşünürdün, ne oldu son günler de Kanka sana?" dedi! Haklıydı da! Gerçekten ne oldu bana? Bir an bakıyorsun gülerken, hemen daha 3 sn. sonra asabiyetin dibine varıp insanları kırıyorum? Düzeltmem lazım bu durumu farkındayım ama elimde değil, çok şey yaşıyorum, çok yüküm var omuzlarımda; bakmak zorunda olduğum insanlar, ev, iş, dostlar, kavgalar, kazalar, kayıplar, maddi sıkıntılar...Herşey ama her şey omuzlarıma yüklendi ve bir çok dostum yada aile bireyim olsun bu duruma tepkisiz kalıyorlar, kimse de bir omuz atmıyor. Farkın da değiller ama gün be gün bu yüklerin altın da eziliyorum, kaldırmıyor bünye artık, anlayın! Ani çıkışlarım yada parlamalarım bundandır, çünkü durumum çok kırılgan bir dönemden geçiyor, bıçak sırtı misali keskin üstelik...Anlayın beni lütfen! Yada en azından anlamaya çalışın!
Çevremle ve etkileşim de olduğum insanlar kendinize gelin! Hadi ben stabil bir durum çizmiyorum ama size ne oluyor! Bugün işyerin de kavgalar, gürültüler ve organize bir şekil de bir kaç kişinin iş bırakması vardı. Kendi ekibim, mutlu değillermiş, kendince sebepleri varmış, ayrıldılar! Yüreğim yandı, kendimi feci sorumlu hissettim, benle alakalı olmadığını söyledir...Ama neden? Diyebildim...Engellemeliydim ve elimden geleni yaptım ama sonuç nafile. İş yükü, sorumluluklar çokmuş! Son cümle buydu. İşte orada tekrardan dengesiz bir tavır ile parladım! Lan bizim üstümüzde ki iş yükü hafif mi? 50 işe aynı anda bakıyorum ulan! İşimle alakalı yada değil, ki sadece ben değil, daha başka örnek kişiler de var. Maaş, para pul? Evet bizde de sıkıntı! Ama bu kadar çabuk pes edip gitmek niye? Ha nerede hani ekip ruhumuz? Hani güçlüydük, hani biz kolay pes etmeyen kadroyduk, ne oldu? Gidenlerin iş yüklerini de üzerimize aldık mecbur...Ama biz hala buradayız, pes etmek yada kaçmak yok! Sabun köpüklerine sarılmak da! Bizde beyaz yaka mavi yaka ayrımı, öteci berici söylemler yok. Ekibiz, yada ekiptik...Kızdım, ama önemli değil, ilk değil bu sonda olmayacak biliyorum...Yolunuz açık olsun, her şey de gönlünüzce!
Arkadaşımdan telefon geldi; dikkat et! Dediğin de anlayamadım. Meğerse geçenler de görüştüğüm bir grup arkadaşımdan evli olan biri bana karşı bazı hisler beslemeye başlamış. İtiraf mı etti, nereden biliyorsun dediğim de ise; sayılır tam olarak olmasa da ama bir kadın olarak anlıyorum dedi...Bana göre çok ters bir durum, çünkü; evli! Geçenler de 3 kişi olarak görüştük yine, ben nabız yoklamaya çalıştım. Ve sanırım bu gerçekti. Kendimi tiksinç ve ilgi duymaya layik biri olmayarak lanse etmeye çalıştım o gece. Sağa sola bakmalar, ona buna asılmalar...Ama ne yaptıysam sanki daha çok üzerime düştü gibime geldi. Bugün gelen telefon da ise ses; "X aradı, oda sana karşı bir şeyler hissetmeye başlamış, sormamı istedi ilgilenirmisin diye, ama sen bunu ona söyleme" ...Hadi ama! Ben tam tersini yaptım bela bir iken iki oldu! Neden böyle oluyor dedim arkadaşıma, "Sevgilin den ayrılı zaman geçti, yalnızsın, müsaitsin!" dedi...Hemen ardına ekledi "Birini bul bence bir an önce...Geçen olanları hatırla?". Evet geçtiğimiz zamanlar da benzer bir olay olmuş ve ben kimseyle ilgilenmeyince grup dağılmış, kutuplaşmalar başlamış hatta olaylar çirkin boyuta varıp itiraflar, küsüşmeler, kavgalara kadar vurmuştu kendini. Kendimi kötü hissettin, çünkü şuan ki iki kişi için de ben hiç bir şey hissetmiyorum; sadece "Arkadaşlarım" onlar...Üstelik biri de evli! Yapmayın bunu! Evlisin yahu! Üstelik hiç de sandığınız gibi "İdeal" biri değilim, üstelik bir "Buhran" dönemin den geçiyorum, hiç bir şeyim çekici değil ki! Telefonda ki sese sordum "Ne olucak şimdi, ne yapmalıyım?" cevap acıydı; bir süre görüşme, hatta hiç! ...Ulan 1.5 yıldır arkadaşız be, onla görüşme bunla görüşme darala darala çevremiz kimse kalmayacak yanımız da! Ama bu sefer olacaklara izin veremem! Biriyle karşıma alıp konuştuk, durumu açıkladım, hiç bir beklentim olmadığını aynı duyguları paylaşmadığımızı söyledim...Feci olgunlukla karşıladı (en azından şimdilik, daha çok taze!). Şuan konuşuyoruz, ama evli olana bir şey diyemedim..Çünkü çok hassas konu, hiç bir şey söylememiş, itiraf etmemiş kimseyle konuşmamış, itiraflar yok ortada; diğer vatandaşta olduğu gibi. Sadece varsayımlar var...O bekleme de şuan, gözlemliyorum, hissedersem böyle bir şey direkt onunla da konuşucam...Yok yani kocası yanımıza güvenipte salıyor, tanıyor bizi, böyle bir şey ASLA olamaz, izin vermem! Yok yani bir kez daha diyorum; aşk aradığım da bulamayan ben, aramadığım zamanlar da nasıl böyle problemli şeyleri üzerime çekiyorum bir türlü bilemiyorum! Yok yani çok da süper biri, muhteşem yakışıklı yada feci sofistike biri de değilim. Anlamadım gitti...
Son günler de bir çok proje ile aynı anda ilgileniyorum; bir çoğu da feci kazık! İçinden çıkamadığım durumlar var. Ama bakıyorum da galiba ben "zor" durumları seviyorum, kolay hiç işime gelmiyor! Çünkü üzerime ne zaman bir iş alsam "Ohaa lan sana mı kaldı?" lafını işitiyorum. Aslın da şu dönem de iyi oluyor, kafam temiz durabiliyor, yoğunlaşmamam ve düşünmemem gereken şeylerden uzak kalabiliyorum, ve evet seviyorum galiba zoru ben!
Daha bir çok konu olsa da yıldırım hızı ile sanırım yazıyı burada noktalıyorum...Vaktim oldukça, beynim müsade ettikçe yazmaya devam edicem. Bu aynen şu duruma benziyor; dandirik kompakt makinemle çekip çekip kendime sakladığım fotoğraflara! Kimse görmüyor, sadece ben bakıyorum, oldukları yerde kalıyorlar...Ama bir gün gelicek! Biliyorum...
12 Haziran 2010 Cumartesi
Kirli Yüz!
Feci derece de bir öküzlük yaptım! Evet öküzüm ben! Kıcası çok kızdım kendime, nasıl böyle bir şey yaptım diye!
Kafam yerinde değil, malum hayat zor. Düşüneceğim o kadar çok şey var ki gün içinde; kafam hiç boş durmuyor. Sürekli düşünceler içerisindeyim. Bu durum da net düşünememe ve hareket edememeye sebebiyet veriyor. Kafam çok dolu arkadaş, bir sürü dert-tasa...Bitmek bilmiyorlar ki, biri bitmeden diğeri geliyor! Şaşırmış durumdayım; bu durum ise hatalı işler yapmama sebebiyet veriyor. Alın size müthiş bir hata; öküzlük! :
Kafam düşüncelerle dolu, bir yandan araba kullanıyor, bir yandan susmayan telefonlarıma cevap veriyorum. İş sorumluluğum hayli yüksek. Dışarıya çıkmaya göreyim; başlıyor telefonlar! "O ne olcak, bu ne oldu, şunu nasıl yapıcaz?" gibisinden bir sürü arama. Zaten kafam feci dolu, birde araç kullandığım için yola dikkat ediyorum, üstüne de telefonlara yetişmeye çalışıyorum!
Varacağım yere geldiğim de durdum ve araçtan indim. Az arkada bir market gördüm, sigara almak için o tarafa doğru yürümeye başladım. Kıyı bir semt burası, zengin değil, ama koca yürekli insanlar yaşıyor; biliyorum! Yürürken markete doğru kafam da bir sürü düşünce ve dert, derken telefonum çalıyor, telefonu cevaplıyorum ve konuşarak markete giriyorum. Bir paket sigara rica ediyorum ve bir yandan hararetli bir şekil de konuşuyorum; çünkü yanlış işler yapılmış ve düzeltmeye çalışıyorum telefon da. Hatırlıyorum ki öğle yemeği yememiştim, bir de çikolatalı gofret istiyorum az bir şey de olsa midemi bastırsın diye.. Sigaramı ve çikolatalı gofretimi alıyorum ve para üstünü de, bu sıra da telefon görüşmem bitiyor ve kapatıyorum aramayı. Dışarı çıkarken marketten telaşlı bir biçim de sigarayı açıyorum, çünkü uzun süredir içmemişim, içememişim! Markete girerken mahçup bakışlarla kaldırım taşına oturmuş 4-5 yaşlarında ki gördüğüm sarışın çoçuğu görüyorum. Üzgün duruyor ve bir şey söylemek ister gibi. Üstü başı kirli, yüzü de! Sokağa salınmış ve "o" da sokağın tadını çıkarıyor besbelli ki! Tam yanından geçerken "Abi bana da çikolata alırmısın?" diyor, tam ben ağzımı açmışken "Bizim paramız yokmuş, annem öyle söylüyor..." dediğin de ben (-ki muhteşem bir öküzlükle!) "Evlat kusura bakma be, bozukluğum kalmadı, hem acelem var" diyip; hızlıca yoluma yürüyorum. Yapmam gereken işleri yapıyor ve tekrardan arabama biniyorum, yolda giderken gofret aklıma geliyor ve çıkartıp yemeye başlıyorum...Bir yandan söyleniyorum kendi kendime "Nasıl bitiremezsiniz ben size 1 hafta demedim mi!!!", "Ahhh sahi para bulmam lazım, ödemeler var, eve de lazım..."; derken son ısırığı alırken; gözümün önüne kirli bir yüz geliyor...Ve söyledikleri kulaklarıma. Ve benim de ona söylediklerim! Allahım ben ne yaptım! Son ısırığı pakete sarıp, camdan dışarı fırlatıyorum. Çünkü müthiş bir öküzlük yaptım! Nasıl yerim ki son lokmayı! Kahroluyorum resmen, telefonum çalıyor deli gibi ama açmıyorum. Yola bile konsantre olamıyorum...Yapmamalıydım bunu.
Kafam çok dalgındı, farketmiş gibi görünsem de seni aslın da farketmedim. Söylediklerini duymuş gibi görünsem de, sana cevap versem de; aslında ne seni duydum, nede bir cevap verdim. Çünkü kafam o kadar dalgın ve doluydu ki seni farkedemedim! Tepkilerim tamamen otomatik, otokontrol bir sistem çevresin de gerçekleşti. Üzgünüm...
Affet beni Kirli Yüz! Senden bir "çikolatalı gofreti" esirgeyen bu Öküzü affet! Özür dilerim kirli yüz! Aslında sen bir değil, koca bir kutu çikolatalı gofreti hak ediyorsun! Oysa ben o yediğim hiç bir lokmayı hak edemedim. Affet beni kirli yüz! Seni dinleyemedim. Affet, sana vakit ayıramadım, vaktim yok dedim...Affet beni Kirli Yüz!
Oysa kendime gelip düşününce; aynılarını bende yaşadım. Zor bir çocukluk zaman zaman. Bizim de yoktu paramız, nasıl bir şey olduğunu çok iyi bilirim. Diğer çocuklar koca koca çikolatalar ile dolaşırlarken; onları izlemek! Alamamak ve annenin "bizim paramız yok" lafını idrak edememek...Biliyordum, yaşadım; ama sanırım unuttum. Affet beni!
Dağıttın beni Kirli Yüz! Keşke seni dinleseydim, alamıyorsam bile elimdekini verseydim. Çok pişmanım, küçük bedeninde ki kocaman yüreği kırdığım için. Biliyorum ki ben çok büyük bir öküzlük yaptım; öküzüm! Sen burayı okuyamıyor olsan da yine de; affet beni Kirli Yüz!
9 Haziran 2010 Çarşamba
O.H.A!
Yazının içeriğinden önce sizi haberdar edeyim istiyorum. Bu yazıda; hüzün, acı, öfke, saçmalık, neşe (kısmen), göt kaldırma, kısmen narsistlik ve küfür bulabilirsiniz. Bulabilirsiniz diyorum çünkü yazacağım şeyleri tasarlamadan yazacağım, direkt aklımdan geldiğince ve doğaçlama. Olabildiğince doğruları, abartı olmadan. Olabildiğince doğruları diyorum çünkü hafta başından şuana kadar olan bitenleri "hatırlayıp" yazmaya çalışacağım. Bilin, ona göre okuyup devam edin, vaktinizi -ki çok değerlidir- almak istemem...İyi sayılabilecek bir sosyalliğe sahiptim. Yer yer aşırı olabiliyordu bu soyallik, çevrem de bu ölçü de genişti. Ama 1 yılı aşkın bir süredir durum değişti, artık kısmen sosyal, kısmen de asosyal bir bireyim. Çevrem de eskisi kadar geniş değil (kavramlar görecelidir...). Az bir şey olsa da tanıyın beni diye bahsediyorum ilk baş bunlardan. Bu Şubat ayında blogger'a katılıp yazmaya başladım. Ancak bir yıldır suskundum, neredeyse hiç kimse bilmezdi içimdekileri, en yakınlarım bile. Paylaşmam çünkü içimde ki acı veren ve kötü olan şeyleri. Yakınlarım ve sevdiklerimle mutluluklarımı paylaşırım ben. İyi bir huy değil belki ama böyleydi. Şimdi Şubat ayından beridir burdayım ve ufak ufak yazıyorum, yaşadıklarımı, başımdan geçenleri...Kimliksiz de olsa.
Pazartesi siz canım dostlarıma ilettiğim üzere feci şeyler yaşadım son günler de. Pazartesiden beridir ise sular durulmuyor malesef. Kaza! Evet; en sonunda Babam bugün ayağa kalktı, büyük ölçü de durumu iyi, dolaşıyor sağda solda. Ancak Annemin durumu ciddiyetini sürdürüyor; bana söylemediler, daha bugün öğrendim...Belin de sorun olduğunu ancak ciddi olmadığını söylemiştim. Ancak Pazartesi gününden beridir ağrıları arttı ve bugün kıpırdayamaz hale gelmiş (-ki zaten sürekli yatıyordu). Aile bireylerim bugün doktora götürmüşler, ne yazık ki omuriliğinde ki bir diskin çatlak olduğunu ve çökme (ne demek bilmiyorum) yaptığını öğrenmişler. Şuan tekrardan evde ancak yarın komple MR denilen alete girmesi ve detaylı incelenmesi gerekiyormuş. Üstelik baş dönmesi ve mide bulantısı gibi 4 gündür süren olaylarında sebebinin anlaşılması için bir sürü tahliller yapılacakmış. Az önce eve geldim ve bunları duydum (eve geldiğim de saat 23:00 sularıydı...). Yemek yemedim, yiyemedim, direkt üstümü dğişip pc başına geçtim. Çünkü canım sok sıkıldı! Üzüldüm ve dehşet öfke doldum, hala o kazaya sebebiyet verip bulunamayan şerefsiz yüzünden! Son durum bu; annem ciddiyetini sürdürüyor malesef...
Dedim ya her şeyi bahsetmem, yada bahsedemiyorum...Bir kaç gün önce tüm yazışmalarım ve ikna çabalarım sonucu İngilteren bir müşteri adayı getirttim firmamıza. İlk defa Türkiye'ye geliyor. Bir kaç gündür onunla da uğraşıyorum, ancak en yoğun teması ve çalışmayı bugün yaptık kendisi ile. İlk baş şunları belirteyim; ben dış ticaretci (tabire gel!) değilim, İngilizcem çok iyi değil, çünkü nebir dil eğitimi aldım nede kurs, tabiri yerinde ise; konuşa konuşa kendim öğrendim (ne kadar öğrenebildiğim tartışılır)! İyi bir İngilizcem yok yani. Krizden dolayı dış ticaret kısmımıza bakan personel işten ayrıldı yaklaşık 9-10 ay önce...O günden beridir hem asli işime hemde dış ticarete bakıyorum alanım olmamasına rağmen. Müşteri konusuna gelirsek drama çıkıyor ortaya; müşteri İngiliz, hemde safkan! Gel de İngilizce konuş! Aksan farklı ABD ingilizcesi ile alakası yok (bak bak anlarmışım gibi bide ayrım yapıyorum!), konuş bakalım hadi, bilmemene rağmen! Ama gel gelelim süper anlaşıyoruz! Çok iyi İngilizce bilen birisi geçtiğimiz günler de bize yardıma geldi; bugün ufak bir problem de anlaşamadılar kendisiyle, benim de ingizlicem yetersiz kaldı doğal olarak. Adama sormuşlar "başka birini getirelim mi anlaşmanız için?"...Gözlerim doldu; "Yok Kara ile biz çok iyi anlaşıyoruz, çok iyi konuşamasa da!"...Evet adam Süper İngilizce bilen vatandaşı ret etmiş, çünkü çok iyi konuşmasına rağmen kendisini anlayamadığını (çünkü işi bilmiyor, insanları bilmiyor, davranış biçimini, tabir; esnaf olamıyor!) bu durumda çok iyi konuşsa da işine yaramadığını söylemiş. Sabah saat 09.30 gibi adamı yanıma almamla tüm gün yanımda kalması bir oldu. Bazen notebookdan sözlüğe baktım, yeri geldi google translate...Ancak atölyelere geçtiğimiz de pc yoktu, tam 6-7 saat boyunca konuştuk durduk, anlattım işimizi, tanıttım...Akşam ayrılırken "süper bir insansın, keşke daha iyi konuşuyor ve kendini ifade ediyor olabilseydin, ama üzülme hiç önemli değil!" dedi ya, ne desem boş. Kimseyi istemiyor artık, daha burada 10 gün kalıcak ve her günü benle geçicek! Ama mutluyum, bir yandan benim için, dili öğrenmem için iyi oluyor, çok zorlanıyorum, yeri geliyor resmen yamyamca konuşuyorum ama süper anlaşıyoruz, düşünün ki şakalaşıyoruz bile!
Bir müşterim önümde, konuşuyoruz. Taleplerini dinliyor ve yardımcı olmaya çalışıyorum. Çaylar içiliyor, iş sohbeti ve sunum devam ediyor. Sonra birden "-Yaşın kaç?" diye direkt olarak "-Siz" siz bir soru geliyor...Yaşımı söylediğim de çok ama çok şaşırıyor "Bu yaşta bu sorumluluk, bu ciddiyet ve bu erdem, tabrik ettim seni evlat..." diyor. Nedenini sorduğum da, istemeden de olsa az önce yaptığımbir kaç özel telefon konuşmama kulak misafiri olduğunu söylüyor. Mutluluk taklitini iyi yaptığımı, profesyonelce davrandığımı...Aslında bir çoğu kınamıştı beni; o kadar acı şey yaşıyorsun hala nasıl "gülebiliyorsun" yada "nasıl mutlu olabiliyorsun?" diye...Yargılıyorlardı direkt beni, ama bu vatandaş beni anlamıştı, sahte bir gülümsemem, zora ki ve gerektiği için mutlu olduğumu. Şaşırdım ve sevindim, anlaşıldığım ve beni anladığı için. -Narsistlik gibi gelebilir...- Müthiş bir insanmışım, nerede nasıl davranmasını bilen. Düşünen, bir filozof edasıyla. Olayları birbirine karıştırmayan. Ve çok güçlü! Bir çoğunun kaldıramayacağı kadar. Alçak gönüllülükten değil; sadece "teşekkür" ettim..
Geleyim anlatımlara, kendimden 3. tekil şahıs gibi bahsetmediğim kısımlara... Söyledim; "Only Allah can judge me!"...Çünkü içimde ki ve dışımda olanı bir tek o bilir ve o yargılayabilir. Anladığını sanan yada varsayan, yada kısmen anlayan bir insan bunu yapamaz. 3 kuruş paraya göz dikip kendilerine mesai yazmaya çalışan pezevenklere "siktirin ulan, ne mesaisi yarın bitirirsiniz!" dedim diye bana "İşten anlamaz, anlayışsız insan" diyemezsin, çünkü onları senden 5 yıldır daha çok tanıyorum! Her günüm onlarla geçiyor...Yapılması gereken işi de kendim bizzat kirli üstüm başım ile 2 yıl yaptım! Ya sen? Hıh, şimdi al o tertemiz ellerini sok götüne ve lütfen işime karışma! Karışacaksan bile uslubu bil!
Bugün gece 22:30'a kadar çalıştık. Mesai 18:00 de bitmesine rağmen. Çünkü özel bir iş vardı ve beyin fırtınası yapılıp çözüm bulunması gerekiyordu. 4 kişi kalıp bunu yaptık. Salak saçma, tutarlı ve bir sürü fikir ortaya attık. Toplamda 3-4 yaralı fikir ortaya çıktı ve bunlardan 2 si bana ait..."Süpersin lan, dertli tospağa olmana rağmen performansın devam ediyor..." dedi birisi. Nasıl tepki vereyim bilemedim, ne demek istediğini çözemedim. Sordum; "Hiç üzgün durmuyorsun?" diyince otomatik bir tavır ile "Ne yani üzülmemi, yani yetmez bu, kahrolmamı ve bunun uzun süre sürmesini mi isterdin?" dedim...Cevap acıydı "Evet!". Nasıl yani lan? Kendimi topladığımı ve güçlü olduğumu görmek istemezmiydin? Amına koyayım bu nasıl mantıktır, insan düşündüğü bir insanın çabuk toparlanmasını mı yoksa kahrolup eriyip gitmesini mi ister? Üzülüp, az üzülmek yada her ne bokum ise, önemsemediğini mi gösteriyor? Bu nasıl mantık lan!? Yada benmi aşırı detaycı düşünüyorum?
Bu yazdıklarım bugünler de olup bitenler, olayların kendisi yani. Aslın da her zaman olduğu gibi bir çok şey yazmak istiyorum. İnsanları, yaşadıklarımı, anılarımı, sebepsiz gibi görünen çekip gitmelerimi, dışarı kendimi atıp sokak sokak gezmelerimi. Ancak vakitten ziyade gönlüm müsade etmiyor. Aslında o kadar çok şey var ki yazmak istediğim; ikili ilişkiler, felsefe, tecrübelerim...Rehber kıvamın da derler ya hani. Ama olmuyor işte. Bir gün; hepsini yazabilmeyi umuyorum, ve bunu canı gönülden diliyorum!
*O.H.A! : Olağanüstü Haller Adamı!
7 Haziran 2010 Pazartesi
Acıları Sıraya Almak...

Şöyle bir bakınca son dönemde ki yaşadıklarıma; sevgilimden ayrıldım, borç batağına iyice saplandım, icralık oldum, kayıplar, kazalar, kazıklar...Nereden baksan, nereden tutmaya çalışsan boş. Dertliyim sürekli vesselam...
Ne kısa ne de çok uzun sayılabilecek; anca hatırı sayılır derece de süren güzel bir ilişkimi bitirdim. Çok şey yaşadık, çok şey paylaştık, derdimi dinledi, derdini dinledim...Kahrımı çekti, hemde çok fazla. En kötü günlerim de olmasa da, kötü günlerim de yanımda oldu. Ben de onun. Zamansız yaşandı sanırım; "farklı zamanlar da ve farklı yerler de tanışmış olsaydık her şey çok farklı olurdu, daha güzel olurdu!" derdik...Gerçekten de öyleydi. Geçtiğimiz haftalar da üzülerekte olsa, "zoraki ayrılık" yaşadık. Geri dönüşü olmayacak bir şekil de. Dedim ya "dertlerini için de yaşayan" bir tip olduğum için; haftalar önce biten ilşkimi daha şimdi aktarıyorum buraya.
İş hayatım ve finansal hayatım, dorğu kararlar, başarılı bir kariyere rağmen tepek tekle gitti...Benim hatam yok denecek kadar az. Tutulmayan sözler, kötü insanlar ve kötü şirketler yüzünden; berbat bir mali krize sürükledim. Yardım ettim, kefil oldum, inandım ve güvendim. Ama feci kazıklar yemekten kendimi alıkoyamadım. Yardım elimi uzattığım da, kolumu kopardılar neredeyse. Cep telefonum kesil di yeri geldiğin de bir kaç gün açtıramadım. 2 yıl önce kredi ile bir heves aldığım arabamın kredisini bile güç bela, ailemin yardımı ile ödedim. Şu sıralar ise bankalar, kredi kartları, ticari kurumlar vb. icralık durumdayım. Neredeyse hepsini "yapılandırdım" ve yoluna koydum sayılır. Ancak inanılmaz taksitler ve uzun süreler bunları ödemekle yükümlüyüm...Kazancımın çoğu taksitlere gitmekte şu vaziyette. Olsun ama yüzüm "kara" değil! Kimseye zarar vermedim bana verildiği kadar, borçlarımı gerekli hukuksal yapılar çerçevesin de ve haklarım doğrultusun da yapılandırıp, taksite böldürdüm. Ve paşa paşa da ödüyorum.
Çok samimi olduğum, yeri ve zamanı geldiğin de değil; her zaman "kardeşim" dediğim insandan kazık yedim. Aslın da konu "incir çekirdeğini doldurmayacak" vaziyette bir şeydi. Şu sıralar tekrardan dialogtayız ama malesef eskisi gibi değil. Zaman çok acımasız, futursuzca akıp giderken; insanları da değiştiriyor malesef! Bir çok arkadaşım ile aramı açmak zorunda kaldım. İyi gün dostlarını eledim. Çevremi kasıtlı olarak eleyerek, iyi insanları çevrem de tutmaya çalıştım; her türlü "ortam", "bar" ve "eğlenilecek" insanları eledim. Sosyal hayatımı dinginleştirip tabiri yerin de ise kabuğuma çekildim. Çünkü ancak bu şekil de şiddetli fırtınaları atlatabilirdim. Düşünmem gereken bir sürü şey varken, bir de düşünülmeye değmeyecek ve her türlü üçkağıtın çevrildiği ortamlarda ki sözde "arkadaşlarımı" düşünemezdim. Bu süreçte çok iyi anladım "düşenin dostu olmaz!"...Gerçekten de çok doğru bir söz.
Artık hergün bir mücadele başladı hayatım da. Daralan iş ve sosyal çevrem, borçlar, iş yükümlülüklerim, benden beklentileri olan insanlar, ilgilenmek zorunda olduğum insanlar derken kendimi bir "fırtınanın" için de buldum. Her yeni güne adeta bir savaşçı edasıyla hazırlanıyorum. Çünkü günüm gerçekten de bu şekil de geçiyor! Laf olsun, yada narsistlik olsun diye demiyorum; hayat benim için gerçekten de çok zorlaştı! Her gün koşmak zorundayım! Bir an tereddüt eder durursam; düşerim! Koşmalıyım...Her günümün gündüzü farklı, gecesi farklı. Düşündüğüm ve uğraştığım konular. Gündüzleri iş-finansal durum-çevre olurken, geceleri ise arkadaş/dost-aile-sosyal çevre gibi ayrımlarla uğraşıyorum. Gecenin ilerleyen saatleri ise farklı bir olay! Uyku problemi, düşünceler, yıpranmış sinirler, gerilmiş vücut, bitkin bir ruh...Uyumaya ve düşünmeye en kısa çözüm ise çoğu zaman alkol oluyor. Uyumama ve düşünmeme engel oluyor, yoksa sürekli düşünüyor, kendimi kuruyor ve uyuyamıyorum. Farklı çözümler, tabbi çözümler elbette ki mevcut. Biliyorum...Ancak şuan ki en kısa çözümüm bu! Pekala işliyor...Ama burada bir ayrım var, kesinlikle; alkolik değilim! Çünkü istemediğim an "içemeyebiliyorum"...Bazen bir hafta ve daha fazla içmeden durabiliyorum. -Ki zaten haftanın en fazla 2-3 günü içiyorum. Bazen her gün içiyorum... Yani kısacası "istediğim de" içiyorum. Buda bir dip not olsun, gerçi bilen biliyor, en favori içeceğim; tuborg kırmızı kutu!
Gelelim son günlerin olayına...Hafta sonum resmen burnumdan geldi! Geçtiğimiz Cumartesi hiç bir yere çıkmadım, sadece düğüne kuzenimi almaya gittim. Hatta twitter da benimle yazışan bunu bilir, düğüne gidip kuzenimi alıp hemen döneceğimi bildirmiştim. Ancak o günden beri daha ilk defa dönebiliyorum! Kuzenimle o gece bazı konuları tartıştık, acı-tatlı konuştuk, dertleştik, yeri geldi atıştık. Geç saatler de evime döndüğüm için hemen yatıp uyumayı seçtim. Pazar gününe ne bir heves, ne bir mutluluk nede bir hüzünle uyanmıştım. Hiç bir şey hissetmiyordum, bildiğin sıradan bir "pazar" günüydü...Duş aldım, karnımı doyurdum. Oturdum film ve tv izledim, uzun süredir tv izlemiyorum. Telefonum çalmaya başladı, arayan abimdi; "annenle baban takla atmışlar arabayla, haberin olsun ben olay yerine gidiyorum..." dediğin de algılarım kapandı ve sadece "şaja yapıyorsun dimi?" dedim..."Bunun şakası olur mu dedi?" hemen telefonu kapadım. İnanamadım çünkü babam aşırı profesyonel bir şöfördür, kendi şöförlüğümden çok ona güvenirim... 30 yılı aşkındır araç kullanır ve elle tutulur bir tane bile kazası yoktur. Cidden araç kullanma işin de profesyoneldir! İnanamadım bu yüzden! 30 küsür yıldır hiç kazasını görmedim desem yeri, nasıl inanayım ki!? Apar topar giyindim ve hemen şirket aracıma atladım. Çünkü kredi ile aldığım kendi aracımı babam almıştı (kaza yaptığı araç)...Yolda giderken telefonla babamı aradım "ambulans ile hastaneye gidiyoruz, merak etme iyiyiz" diyip hemen telefonu kapadı, ama inanmadım...Çünkü annemin sesini duyamadım! Hemen hastaneye yöneldim... Gittiğim de tam ben park ederken ambulanstan sedye ile annemi indirdiklerini gördüm, hemen fırladım arabamdan ve yanlarına koştum...Boyunluk vardı, ayağı kanlıydı, sokulamadım! Korktum...Acile girerlerken kendime geldim, hemen peşinden koşup annemi yakaladım "iyimisin anne ben geldim?" diyebildim titrek bir şekil de elini tutarken; "iyiyim oğlum merak etme" dedi...Çeşitli bölgelere götürdüler durdular, film, röntgen, doktorlar derken tekrardan acil gözetime geldi. Yatıyordu, babam da yanında tekerlekli sandalye de duruyordu, ben burada kayıt işlemlerini halledip yanlarına gelmiştim. Ailemin geri kalanları da gelmişti, ve anne-babamın başındaydılar. Kendini bilmez bir sürücü "sıkıştırıp" yol dışına sürüklemiş babamı, direksiyon hakimeyiti gitmiş birden ve yanda ki su kanalına girip takla atmışlar...Araç kullanılamaz halde, doğru tabiri ile "pert" olmuş. Hiç umurum da değil! Annemi-babamı sağ ve aşırı ciddi görmediğim için hiç umrumda olmadı. Kesikleri, morarıklıkları vardı, annem belinden yaralı, babam da aynı şekil de. Arka koltukta oturan arkadaşlarının ise ezikleri var ve sol bacağı çatlak... Ama durumları iyi. Pazar günü ve bugünü (pazartesi) hastane de geçirdikten sonra evlerine geldiler. Durumları şuan iyi, genel olarak ağrıları ve sızıları devam etsede. Şuan diğer kalan her derdim bir yana buna çok mutluyum, ne aşırı bir hasar, ne kalıcı bir hasar var...İyileşecekler inşallah. Aracımın kredisi ise henüz yeni bitti, 2009 model ve mali kriz yaşadığım için otomatik yenilenen kaskosunu iptal ettirmiştim çok pahalı olduğu için. Çünkü param yoktu! Daha da 1-2 ay önce iptal ettirdim yenilemesini. Bugün bunun derdi sarmıştı beni, çünkü zor durumdayım, yeni bir araç almam imkansız. Daha da kredisi yeni bitti ve orta halli pahalı bir araç, kilometresi bile yok çünkü fazla kullanmıyorum. Aracımın hurda olduğunu düşündüm, tüm yatırımımın gittiğini. Ancak bugün gelen bir telefonla sevindim "kaskonuz iptal olmamış hala devam ediyor...". Bu demek oluyor ki aracımın bedelini kaskodan alabileceğim, kullanım ve yıpranma payı kesilse de. Aslına bakarsanız hiç de önemli değil. Hurda da olabilirdi, sağlık olsun...Kazanır yerine yenisini alırdım, yeter ki aileme bir şey olmasın. Ama derler ya "mal canın yongasıdır". Ancak anlam veremediğim ve çok kızdığım bir şey var, o da; kazaya sebebiyet veren ve aileme kaza yaptıran şahıs, ailemin takla atmasını görmesine rağmen durmayıp yola devam etmiş! Sebep olduğun böylesine bir ciddi kaza da nasıl olurda yoluna devam edersin!? Arkanda ki insanlar yaralandı mı? Öldü mü? (Allah korusun!) Hiç umrun da değil mi be şerefsiz? Bulamadık tabiki de kendisini, çünkü plaka alan olmamış...Aslında bulup adelete teslim etmeyi ve cezasını çekmesini çok isterdim, ki başkalarına böyle bir şey yapamasın...
Bir kaç gündür yokum ya, işte sebepleri bunlar. Hayatım malesef hiç kolay değil. Çok fazla şey ile uğraşıyorum ve vakit bulamıyorum kendime; twitter'a, blogger'a, maillerime, msn'e ve facebook gibi ağlarıma bakmaya...Ancak burası sanal ortam, aslında bakmayın siz, çoğu insan bir birini tanımıyor; bakmayın siz "cnm, cicim, bebeğim" diye konuştuklarına. Samimi herkes ama kimse birbirini gerçekte tanımıyor. Bende çok sık kullanıyorum bu ifadeleri...Ama ben farklıyım diye düşünüyorum bir çoğundan, çünkü art niyetlerim yok yada farklı çıkarımlarım. Bir amaç uğrun da (!) burada bulunmuyorum. Yazmak için, içimdekileri dökmek için, sohbet için ve belki arkadaş edinmek için bulunuyorum. Aşırı taleplerim yok, maskelerim yok, kandırmıyorum kimseyi, olmadığım gibi göstermiyorum kendimi. Yazmak istiyorum içemdekileri ve belki yazdıklarıma yorum almak. Neden böyle söylüyorsun derseniz, basit; görüyorum çok "sığ" muhabbetleri, maskeleri, olmadığı gibi davrananları, yalanları ve dolanları. Üzülüyorum, çünkü ben "düşünen" bir insanım, olmasın istiyorum yalanlar, herkes olduğu gibi olsun; tabii bu mümkünse. İçim de kaldığı için bu konu bahsetmek istedim sadece.
Sanal dünya dedik ya, yeri gelmişken bir de şundan bahsetmek istiyorum: Kimsenin ben buralar da yokken, beni merak edip "karaefendi nerede?" diyeceğini düşünmezdim. Ama sanırım yanılmışım...Twitter hesabıma baktığım da geçtiğimiz Cumartesi (06.062010) dikkatkedivar nickli arkadaşımın twitter da "@karaefendi nerde?" diye sormuş, şuan görünce hem çok sevindim hem de hüzünlendim...Birisi beni merak edip, beni düşünüp sormuş. Gerçekten teşekkür ediyorum kendisine buradan.
Aslında daha o kadar çok şey yazmak istiyorum ki, sanırım anlatamam...O kadar çok konu vardı ki klavye başına oturmadan önce kafamda! Ancak sanırım "yorgun" beynim ve ruhum buna müsade etmiyor. Biraz müzik dinleyip, sosyal hesaplarımı kontrol edip, internnet alemin de şuursuzca dolanmak ve ardından uyumak istiyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


